Friday, November 09, 2012

A BİLİ KÂ - BABAS TİLKİ



Kimse var mı?

Beni duyuyor musunuz?
.....

Var mı sesimi duyan?
Hâlâ duymak için gelip bu sayfaya bakan :)

Eveeet çok oldu hemde çoook oldu buralara uğramayalı.
Çok da değişen şeyler oldu aslında "rutin" dediğimiz sorulduğunda hayatımızda...
Sadece Lina'cım büyümedi elbette
Görüşmeyeli...

Biz de büyüdük;
Bir büyüdük 4 olduk, çok mutlu olduk,
Bir küçüldük dert olduk :(
Üzüldük...

En küçük Gençaslan en büyük Gençaslan'la tanıştı,
Biraz kısa oldu ama,
Olsun, tanıştılar ya...
O bile teselli olabiliyormuş...

Hâlâ bir araya geldiğimizde Babacığımdan konuşamıyor,
sözcükler düğümleniyor boğazımızda.
Bir taraftan Kunt çok daha sevimli oluyor her geçen gün, güldürüyor..
Mutluluk, sevinç, hüzün - özlem hepsi sarmaş-dolaşız anlayacağınız bu aralar...

- Abili kâ

- Babas tilki

Aşkım belki kısa süre sonra unutacaksın bu repliği,
Belki de o yüzden yazıyorum, yazmak istiyorum okuduğunda hatırlaman için,
Anlamını hiç kimse bilmiyor, bilemeyecekte.

Boşver o sizin aranızdaydı zaten, kime ne...
...

Şimdi Kediciğim 4. Sınıf oldu, çok büyüdü yahu.
14 Nisan'dan bu yana da abla zaten.
Kunt O'na abla diyor (yani biz öyle dediğini zannediyoruz desek daha doğru olur :)
Bu gün yarın derken o güzel anıların hepsini zamanın unutkan zihnine salıvermiş gitmişiz.
Yine tembellik diyelim bu yaptığıma, kusura bakma.
Yoğunum demeye dilim varmıyor mazeretime, keza;

Sen benden daha yoğunsun bitanem.

Artık akşam servisini kullanamaz oldun bu yıl.
Bir taraftan antrenmanların diğer taraftan akademi.
Hafta sonun keza öyle...

Bir pazarın kalmış o da bizden - Kunt'tan arta kalan :(
Ne kadar kızsan sitem etsen haklısın.

Biliyor musun bu gün eve geldiğimizde 19:50 idi saat,
Haftanın diğer üç günü gibi,
Yemeğe otururken mutfak saatimize baktın, Sekize Altı vardı,

Ooo daha sekize çok var, sekiz bile olmamış dedin ya;

...

Ne kadar da kıymetli o dakikalar,
Sorsaydın o an saati bana sekiz derdim biliyor musun?
Ne kıymeti vardı ki 5-6 dakikanın sekiz olması için saatin.

Bize ne güzel şeyler öğretiyorsun.

Yarın 10 Kasım, Lina'cımın yüzme yarışları var.
Şimdilik sırtüstünde iyi olduğunu söylüyor (laf aramızda önce ben farkettim).
En çokta kelebek yüzmediğine (yarışlarda) seviniyor.
Pazara da iki müsabaka koymuşlar, serbest ve kurbağalama.

Ama itiraf et kurbağalama yüzmeye önerim, fikir olarak çok parlaktı;
"Bence federasyon, kurbağalama yüzerken yüzücülerin kafalarını sudan her çıkardıklarında
"vrak" lama şartı getirmeli". Vrak lamayanı diskalifiye etmeli.
 (nasıl, süper d'mi )

Şimdi uyuyor mışıl mışıl,
"Su Perim" biraz diskalifiye olmaktan çekiniyor.
İlk sefere göre daha az heyecanlı.

Sabahki yarışını izleyemeyeceğim Periciğim, çalışmak zorundayım.
Sana başarı diliyorum tüm kalbimle "babacık kalbiyle"...

Üzügünüm aşkım, özür dilerim...

Thursday, December 25, 2008

BİR SABAH SERAMONİSİ


Hala devamsızlıktan sınıfta kalmak diye birşey var mı?
Varsa eğer benim blog hayatım ciddi tehlikede sayılır :)
Çok vefasızım Lina’cığım bloğuna,
Var mı hala takip edenim bilmem ama,
Sana da onlara da mahçubum :(

Senden en son yuvada iken bahsetmiştim, geçen kıştı.
Üzerinden uzun bir yaz geçti, susuz ve
Sıcak bir yazdı.
Yazamıyorum demek ki yaz olduğunda mevsim…
“Yaz” demek benim için yaz’amamak oluyormuş belliki.

Sonbaharla birlikte memleketime fena bir kriz geldi.
Yapraklar döküldü, havalar soğdu...
Şimdi mevsim kış, hava da karlı.
Kriz de maşallah estiriyorki hiç sorma zemheri gibi …
...
Ben Ulusoy’dayım, yine 37 numarada,
Yine 8-10 kişi Ankara yollarında.
Bak, soğuklar kendime mi getiriyor beni ne, yoksa senden ayrı olmak mı?
Bilmiyorum ama açtım bilgisayarımı vefasızlığıma inat,
Bak 15-20 satırı deviriverdim bile geceye doğru…

Hep bahsedeyim dediğim bir konuyu ilk önce nakletmek istiyorum.
Her ne kadar sevimsiz olsa da, yine bir kış gününe dair,
Senin içinde olduğun her hangi bir konu ekvatorun sıcağından daha sıcak,
En sevimli sözcüklerden daha mutluluk verici olduğu tartışılmaz.

Hani geçen kış kulağın ağrımıştı, keyfin kaçmıştı ya,
Bizim her daim tetikte olduğumuz ortakulak iltihaplanması geçirdiğin dönem.
Nasılda çaresiz oluyor insan,
Nasıl hapsoluyor imkansızlığının zindanına.
Yuva da kulağına o kahrolası ağrı saplandığında
Eminim çok canın yanmış,
gözlerinden boncuk boncuk incilerini salıvermişsindir pembelerine…

Senin ağlayışın geldi de şu an gözüme,
Hani “en çok sevdiğin şey” diye takıldığımız, kızdırdığımız seni…
Nasıl sevimli olabilir, nasıl bu kadar güzel olabilir ki bir insanın ağlayışı…
Bu kadar mı güzel olur bir insanın her hali?
Taş olsa kalbim de seni ağlatıp ağlatıp baksam yüzüne,
Sonra güldürüp güldürüp dalsam zeytin gözlerine…

Kediciğimin ağrıyan kulağını minik elleriyle arkadaşı Zeynep öpmüş,
Belki,
yo yoo “kesin”” geçer diye…
Ama, -geçmedi baba”
“Hani geçerdi diyordunuz”
Deyişin varya ağlayarak,
Geçmedi benimde bir an şu ana dek aklımdan…


Kedicik yuvasından ve çok sevdiği bir çok arkadaşından bu öğretim yılı başı itibariyle ayrıldı.
Yeni bir okul, yeni arkadaşları ve öğretmenleri oldu…
Okulunu da adeta kendisi seçti.
Enteresan değil mi?
Çocukların hislerinin yetişkinlerden daha güçlü olduğunu eminim hepimiz
Duymuşuzdur.
Annesiyle yanlış hatırlamıyorsam beş altı okula görmek ve tanışmak maksatlı beraberce gitmişlerdi.
Benim tabi ki çoook önemli ve yetiştirilmesi gereken işlerim olduğundan sadece iki tanesine eşlik edebilmiştim.
Şu anki devam ettiği okulunu hep tercihinde ilk sırada tuttu;
Daha sempatik ve albenili ortamları olan diğer okullara karşı…
Buna gerçek anlam da yorum yapamıyacağım.

Artık servisle gidiyor, ama çok erken kalkmak zorunda kalıyoruz maalesef.
Saati (pardon cep telefonumu) 06:15 e 10 dakika hatırlatmalı olarak kurup yatıyoruz.
Sabah ilk zilde uyanıp kahvaltı için ocağı yakıp kendimize gelmeye çalışırken,
Kapısının aralığından hafifçe içeri baktığımızdaki o değişmeyen manzara hep
İstikrarını korudu bu güne değin;

Üstü açılmış, yorganı yere sarkmış, kimi zaman başı yatağın ayakucunda, kimi vakit tek bacağı yataktan yere sarkmış :)…
Deli yatan kızım, eli yanağında, kirpikleri yanağında, bembeler yanağında….

Ancak ikinci zilde kucağıma alabiliyorum,
Bir miktar kokladıktan sonra zaten üçüncü zil de çalmış oluyor,
Kapıya duvara çarpacak diye içim kalkarken her defasında kucağımdan kalkıp mutfağa süklüm püklüm yürürken, şükürler olsun henüz bir darbemiz oluşmadı bir tarafımızda.

Saymadık ama, her halde 45-50 yi buluyordur benim ağzımdan çıkan “hadi Lina”, hadi aşkım, hadi kedicik dürtmesi her sabah…
Sütü bitip dişlerini fırçalamaya gittiğinde ortalama on dakikamız kalmış demek oluyor ayakkabılarımızı giymeye.
Sarı kaplı, kıvrık yapraklı iletişim defteri tabi ki salondadır ve Arzu’nun o akşam oturduğu kanape hangisiyse arık onun yakınlarında bir yerdedir :)
(Defter önemli, çünkü bizimle öğretmenleri arasındaki iletişimi sağlıyor,
Gerçi bu iletişim metodunun da ömrü nerdeyse bitmek üzere ya,
Zira kedi okumayı sökmüş durumda! valla :)

Çanta tamam, kıyafetlerini de zaten Arzu biz kahvaltıdayken ütülemiş,
dişlerini fırçaladıktan sonra da giydirmiş oluyor.
Kaban ve ayakkabılar bana ait.
Ben ayakkabılarını giydirirken hiç şaşmaz, saçlarımı mıncıklar, çeker çekiştirir.
Takdir edersiniz, kendi ayakkabılarımı bile bu kadar hızlı giyemem, emin olun :)

Aşağı indiğimizde karşı çaprazdaki yokuşa bakarız,
Lina’ya “seninkiler daha gelmemiş” derim.
Gamzesi görünür :)
Biri ufaklık, diğer ikisi ilkokul 3-4 gibi üç kız çocuğu tam donanımlı okul ekipmanları ile yavaş yavaş caddeye inmeye başladıklarında,
Baba geliyorlar demesi, yüzündeki o hınzır ifade, şımarıklığı mahmurluğuyla karışık….

Annemiz üç kat yukarıdan pencerede, sırtına aldığı hırkasıyla yerli dizi oyuncularının mahalle meraklıları modunda,
Hemen her gün bize kısık sesle dahil olduğunu da unutmadan söylesek iyi olur.

“15 Nadir” in önce motor sesi gelir apartmanın otoparkının yönünden,
Köşeyi döndüğünde biz de sokak kapısından çıkmış oluruz.
Kapı açılır, kedicik kaplumbağa Bobi gibi sırtında Dora çantasıyla servise tırmanır.
Şimdiye kadar hiçbir vakit geri dönüp el sallayacak fırsatı olamadı yerleşme telaşından,
Ama hep neşeli bindi servisine, ayrılığın ardında bu bize huzur oldu…

Arkasına birkaç saniye baktıktan sonra
Hadi bakalım, hayırlısı olsun der gibi Arzu’yla da göz göze geldik mi içeri doğru yönelmeden,
Tamamdır yine bir sabah seramonisi …


(Lina’nın blogunu takip ettiğini bildiğim Fatma Hanım ve kardeşi Yeşim Hanım’a ilgileri için teşekkür ediyorum)

Wednesday, December 12, 2007

TEKİLA

Uzun bir geceydi...
Oysa hiç de kötü başlamamıştı.
Kediciğin keyfi çok yerinde,
Barbiesine kitabını okumaya çalışıyor (kendi tabirine göre okumuyor da masal anlatıyor resimlere uydurmalar yaparak), bebeğinin saçlarını okşuyordu.

Biberonunda ki süt bitene kadar uyuduuu uyudu,
yoksa “süüüüütt” diye bağırıp sesini salona duyurana kadar böğürür ki yine öyle yapmıştı :)

İkinci biberondan sonra biraz dalmış olacak ki tekrardan uyandığını farkettik.
Geceye sık uyanarak başlamıştı ki bu hiç de hayra alamet görünmüyordu.
Biraz refakat ettikten sonra yatağında tekrar daldı uykusuna…
...
Ciyaklamayla uyandık, kedi yine huzursuz ama bu sefer yanağının ağrıdığını işaret ederek, canının ne denli yandığını tüm yüz kaslarının aldığı şekil itibari ile
gayet net anlayabiliyordum uyku sersemiyken bile…
Gözlerinden incilerini yanağına öyle hoyratca bırakıyordu ki,
kıvırcık saçları pembe pembelerine yapış yapış oluvermişti hemencecik.

Dişinin ağrıdığını zannettik bir süre,
sersemliğimiz biraz daha geçmiş olacak ki,
bu denli şiddetli ağrıyı daha önce orta kulak iltihabı geçirdiğindeki ağrıya benzettiğimizden olsa gerek,
sol yanağını işaret etmesinden de zaten bunu baştan anlamamız-sezmemiz gerekirdi!!
Acıyı hafifletecek her tür şeye onay vermesi daha da çok acıtmıştı içimi(zi).
Arzu, sıcak havlu getirmeye gittiğinde;
-“Hadi nerde kaldı havlu anne” diye haykırışları kulağımdan asla silinmeyecekmiş gibi geliyor şimdilerede :(

Gerek şurubun etkisini göstermesi gerekse ona sarılışım ve kucağımda sakinleşip uyumaya çalışışı,
gecenin belki de en rahatlatıcı eylemiydi hem onun hem de bizim için…

Ne kadar da önemliymiş meğer sarılmak, hissetmek onu ve acısını.
Paylaşmak mümkün müdür acıyı?
Fizyolojik olarak imkansız değil mi?
Ama;
Bellikli sımsıkı sarılmak sevgiyle, örtüyor üzerini bir şeylerin…
...
Sabaha kadar biraz benim biraz Arzu'nun kucağında uyumak ve uyuyamamak arası günü ağırttık.
Lina’cık sabah Arzu’yla doktora gitti ve çok endişelenecek bir şeyin olmadığı, yine kulakla ilgili sıkıntının nüksettiği anlaşıldı.
Şurubunu, şu tatsız şurubunu yine aldık eczaneden.
Bir de çikolata marketten ;)
Tekila misali…bir kaşık ondan peşine bir kalıpta ötekinden hehehee.

İyiyiz şimdi, çok şükür :)

Monday, November 12, 2007

BİYO


Havalar iyice serinledi,
Çocukların hasta olma mevsimine biz de "merhaba" dedik :)
Kedi öksürüyor...
Arzu, alarm seviyesini sarıdan turuncu seviyesine yükseltti.
Yuvada arkadaşı Lina'ya;
- Senin sesin niye değişik çıkıyor,
Demiş !!!
Alev Doktor arandı, tabiki ilk seferde ulaşılamadı :(
O da bizi aramış sonra ama elbette Arzu'da telefonu duymamış :(
Mesajına mesajla cevap verip tekrar reçeteyi mesajla aldık hehehehe, valla doğru söylüyorum.
Gayet tabiki bütün bunlar bir pazar gününün akşamı yaşanıyor.
Tiger Baba için nöbetci eczane aramak artık hayli rutin :)
...
Neden veletler bayram tatillerinde ya da gecenin anlamsız bir vaktinde rahatsızlanıp,
Hastaneye gitmek zorunda kalınır bir türlü anlamamışımdır?
İlaç ihtiyaç olduğunda, neden 50 mt ötedeki eczaneden almak hiç kısmet olmaz da,
Vitrinine yapışıp en yakın nöbetci eczanenin adresini pilot kalemle sol ele not etmek için Cebelleşilir, 20 km yol katedilir :)
Evet, bu pazar bizim tanık olduğumuz ilk kar Ankara'ya yağdı ben nöbetci eczane ararken.
Sabah kartopu oynama ümidi ile yattı yatağına kedicik ama,
Malesef sabah yerler kuru,
Hava ayaz ama güneşliydi :(
Umarım hafif atlatırız bu mevzuyu.
Kedicik de söz dinliyor; terlikler giyiliyor yelek de her daim sırtta :)
...
Kedi yuvadan havadis verirken bir kelime sarfetti,
Onun için gayet normal ama bizim için hayli ilginç, hatta komikti :)))))
- Deniz'in babasının "biyo"su yuvamızın yakınındaymış.
Hehehehe, yakalamıştık!
Linaaa ne biyosuymuş bu bakalım.
-Biyooo...
Hımmm, bu sakın "büro" olmasın, yani aceba Deniz büro demek istemiş olmasın?
diye hafiften bir düzeltme yapmaya yeltendi Arzu,
- HAYIR ANNE BİYO, BÜRO DEĞİL !
Diye sert ve yüksek sesle tavrını koydu.
Bu çok hoş bir savunuştu.
Bana yeni bir eğlence çıkmıştı, yaşasın :)
-Lina'cım, bu Deniz arkadaşın "Bir" yerine "Biy",
"Kar"a "kay" hatta "arı" yerine "ayı" mı diyor?
diye hafif alay kokan bir tavırla sorumu yönelttim ?
Kedicik;
-Sen nerden biliyorsun baba?
Diye gerçekten şaşkın ve anlam veremeyen ama anlamaya çalışan bir ifadeyle soruma soruyla yanıt verdi :)
Arzu izin vermedi :) Tam da kedi-fare olmuşken, biraz silkeleyim istiyordum,
Kıyamadı kuzucuğuna hehehehe...
Biyo, süper yaaa...

Wednesday, October 17, 2007

MOİZ



İnternet ne garip bir dünya…
Bilgisayarla birlikte insanların daha içe dönük bir yaşama geçtiklerini,
Sosyal ilişkilerin giderek zayıflayıp şekil değiştirdiğini,
İnsanların konuşmaktan ziyade yazarak iletişimi tercih ettiklerini
Tenkit yada tespit olarak hep duymuş, onaylamış,
Belki de içinde olduğumuzdandır ki kabullenip;
“çağın gerekliliğidir” şeklinde yorumlamışızdır çoğu zaman.

Lina için Alev Doktor,
Bilgisayarla mümkün olabildiğince geç tanışmasını istemişti…
“Malum son” dan kaçınmanın mümkün olmadığını belirterek,
Saatlerce monütörün karşısında kendi kendine vakit geçirmesinin,
Bebeği ve oyuncakları ile evcilik oynamasından,
Evdekiler ve arkadaşları ile diyalog içinde bulunmasından çok daha verimsiz,
Hatta zararlı olduğunu bebekliğinden beri bize hep söylemiştir.

-Arkadaşlarınızın çocuklarının yaptıklarını duyacaksınız;
Onlar bunu çok önemseyerek hatta marifet olarak anlatacaklar demişti.
Bilgisayarı kendi başına açıp, internete girip ya da cd’yi takıp, oyun açıp
Oynadığını…
Sizin çocuğunuz bırakın yapmasın, yapamasın o yaşlarda, dert etmeyin.
Mutlaka sizin o kadar karşı koymanıza rağmen bilgisayarı yine çok erken
Yaşlarda keşfedecek ve o kaçınılmaz son olan “bilgisayarla baş başa” zamanlarını yaşayacaktır.

Evet, kedi için önemsedik bu mantığı.
Evde o uyuduktan sonra interneti kullandık uzunca bir süre.
Yine uzunca bir süre sadece klavyenin yön tuşlarına basabildi, çok da matah bi şey değilmiş
Dedirtmek için.
Hala da tutturmuyor bilgisayarı açalım, oyun oynayalım diye.
Şu an sadece internetteki oyun sitelerinde Winx kızlarını ya da Bratz kızlarını giydiriyoruz :)
- Baba, Bloom’un elbisesi şöyleydi, ayakkabıları bu renk,
- Stella’nın asa’sını Flora’ya verdim “keh keh keh, çok komik oldu”
- Miusa, Tecna, Layla …hepsini nasıl da tanıyor aklım almıyor.
Oyunlar belli süre için, en fazla 20 dakika ile yarımsaat arasında değişiyor.
Biz mutluyuz, belli ki o da mutlu bu durumdan.
Doğru bir şey yaptığımıza inanıyoruz.



Çok uzadı bu İnternet konusu ama sözü bir şekilde Moiz’e getirecektim getiremedim.
Moiz; hiç karşılaşmadığımız, konuşmadığımız, yüz yüze görüşmediğimiz hatta bir birimizin yüzünü bile
Tam anlamıyla fotoğraftan bile olsa görmediğimiz bir dostumuz.

Ben Moiz’i, avatarındaki sol gözünden ve fotoğraf makinesının kapladığı geri kalan yüzünden
Sokakta görsem tanıyamam diyemiyeceğim;
Bizzat randevulaşsak bile geldiğinde tanıyabileceğimi sanmıyorum.
Profil sayfasındaki fotoğrafı zaten 3x2 cm byutunu geçmez büyüklükte :)

Bir fotoğraf paylaşım sitesinde tanışmıştık.
Çok güzel fotoğrafları var. Hala da güzel fotoğraflar çekmeye devam ediyor.
İzmir’de yaşadığını ve daha sonra işi gereği İstanbul’a gitmek zorunda olduğundan
İzmir’i özlemle andığını hatırlıyorum.
Çocukları çok sevdiğini, çektiği fotoğraflardan anlayabiliyorum ;)
Bu duygusallığının sağladığı pozitif enerjisi belki de onu kendinize yakın hissettiren.

Fotoğraf altlarında karşılaştığımız yorum yazılarında,
Hep keyifli zaman geçirmişimdir.

Yine bir fotoğraf altı yorumuydu.
Moiz, çok keyifli bir çocuk fotoğrafı daha yüklemişti.
Ben yine,
Bir çocuğa bakarken Lina’ya bakıyormuşum gibi hissettiğimden,
Fotoğraf yorumunu da öyle şekillendirmişim.
Moiz’den çok hoş bir tepki geldi o yoruma,
Belli ki aynı frekanstaydık.

Moiz, Lina için bir bebek hediye etmek istediğinden bahsetmişti karşılaşacak olursak…
Ben de uzun saçlı olmasını tercih edeceğinden emin olduğumdan kedinin,
Bunu Moiz’e espri mahiyetinde iletmiştim.

Yaklaşık on ay gibi bir süre sonra tekrar aynı fotoğraf altından yönlendirdiği mesajında
Lina’nın bebeğini aldığını ve yollamak istediğini yazıyordu.
Bu çok hoştu :)
Moiz’in bu espri ve şakalaşmayı ciddiyete dönüştürme eylemi beni şaşırtmış ve
Çok mutlu etmişti.


Kargo’yu aldım ve arabanın bagajına koydum.
Akşam Lina’yı almaya gidecektim ve onu evde vermeyi planlıyordum.
Kediyi aldığımda, ona bir sürprizimin olduğunu ama ancak evde verebileceğimi söyledim.
Gözleri parladı hemen (hediyeye hiç dayanamaz da :)

İşin ilginç yanı,
Arzu’nun bir işi çıktı ve onu bir halı satan firmaya bırakmamız gerekti.
Bıraktığımız yere en yakın olan Armada alış veriş merkezinde birkaç saat oyalanacaktık,
Sonra eve gidecektik.
Armadapark ;) Lina’nın çok küçüklüğünden beri keyifle gittiği oyun parkı,
Hep ilk tercihidir ve
Yok demez zannediyordum o ana dek...
- Haayyııııırrr, eve gidelim baba, Armada’ya gitmek istemiyorum,
dedi.
Seçme şansımız olmadığından,
Biraz oyalandık ve Arzu gelince de evin yolunu tuttuk.
-Ya baba çok sabırsızlanıyorum, nasıl bir bebekmiş Moiz amcanın gönderdiği bebek,
-Lütfen açalım, bakalım ….Hadiii

(Tabi bir çok açıklama yapmak durumunda kaldım beklerken Arzu’yu, hediyesinin ne olduğunu,
Kimin gönderdiğini vs…)


Kedi hediyesini açtı,
Çok mutlu oldu.
Sarı saçlarını uzun uzun taradı Barbie bebeğinin.
Geç yattı, öteki bebeği ile birlikte yatağına götürdü, üzerini örterek uyuttu.
Sabah kalktığında yine pembe minik tarağı ile sarı saçlarını taradı bebeğinin.
Öteki bebeğiyle Barbie’sini de alarak arabaya indik bu sabah,
Yuvaya yollarken hep olduğu gibi oyuncaklarını (bebeklerini) yine arabada bıraktı,
Akşama bekleyeceklerini bilerek içi rahat, arka koltukta …


Sevgili Dostum Moiz,
Lina’nın mutlu olduğu an biz de mutluyuzdur.
Dün onu mutlu ettin, biz de mutlu olduk.
Çok teşekkür ediyoruz,
Her şey gönlünüzce olsun, mutlu kalın…

Friday, October 05, 2007

TEMBEL BABA



Evet, serdik yine…

Çok oldu elim değmedi bir türlü,
Affet kediciğim.

Görüşmeyeli kedicik gayet iyi (biz görüşüyoruz da siz –hani artık çok
Takip edenimiz var ya?- o nedenle siz diyorum)

Tatilini yaptı geldi;
ilk kez tek başına denizde yüzdü, biraz üşüdü,
Havuz diye tutturmadı, ama en çok simidini sevdi.
İlk günlerde sahilden taş topladı arkadaşları için ama
Gelene kadar saklamayı beceremedi.
Kumdan kale yapmadı ama bana her gün; deniz suyu içerisine
Kovasında kum çorbası pişirdi ve de ikram etti :)

İki hafta süreyle 2-3 günlük konaklamalarla Ege’yi gezdik.
Kedicik yoruldu, epey de miyavladı koltuğunda ama
Yapacak fazla bişey yok maalesef.
Tatil boyunca en çok sevdiği aktivite “zıplamak” oldu.
Çandarlı’ da akşam faaliyet gösteren çarşıya teşkil edilmiş,
Zıplamaya yarayan, yaylarla gerdirilmiş oyun alanında (trambolin)
Vakit geçirmek oldu.

Biz müdavimlerinden olduğumuzdan ilk açılışında kapısında beliriverdiğimizde,
Bazen yalnız kimi zaman da birkaç çocuk oluyordu içeride.
Sahibi de normalde 5-10 dakikalık olan süreyi,
İçerisi kalabalıklaşana kadar uzatıyordu.
Dakikalarca zıp zıp zıp ….

Kumbağ Motel’i çok sevmiş.
Şimdilerde rüyasında arkadaşları ile birlikte Kumbağ otelde gördüğü oluyor kendisini :)
Görüldüğü üzere, geçen seneki tatil yaptığı ve tekrar gitmemiz için sürekli tacize maruz ettiği
oteli bir çırpıda buruşturup attı, bakmadı bile geriye … hehehe
Şimdi “yine tatilde Kumbağ Motel’e gidelim baba” diyor da, bende;
- Heeee
Diyorum sadece.

Pazar günü 7 Ekim de 4 yaşını bitiriyor, yani artık dört yıl vakit geçmiş oldu doğumundan.
Bu kavram sürekli karıştığından böyle açık yazmakta fayda var diye düşünüyorum.
Kimi beş yaşında artık diyor, kimi beş yaş grubu diyor, beşinden gün alıyor vs…
Ben dört diyorum, geçen süre ile alakalı değil midir yaşlanmak…

Evet bu sıralar biraz yazmam gerek, pazar günü tekrar bir metin ve fotoğraf yüklerim ama,
Asıl kutlama pazartesi günü yuvada yapılacak.

Neyse, bu sefer arşivden yani iki ay öncesinden bir fotoğraf ekleyeyim.
Görüşmek üzere …

Friday, June 01, 2007

KEŞKELER


Ben geldiiiimm,

Zaman acımasızca akmaya devam ederken,
Biz yine hayatın köşe kapmaca oyunun telaşeci aktörleri, soluk soluğa …
Dank etmedikçe başımıza olağandışı bir vukuu, farkına varamıyoruz ne vahim bir süratle döndüğünü dünyanın…
Çocukluğumdan beri düşünürüm, bu günkü yaşadıklarımı bir kez daha asla yaşayamayacağımı...
Sanki uzayıp giden rayların üzerinde, geri vitesi olmayan, kıvrıla kıvrıla yok olan bir trenin ardından bakmak ya da
o trenin camından geriye doğru dalmak gibi.


Bu gün iş çıkışında bir programım vardı. Kediciği yuvasından Arzu’yla alıp, daha sonra Annesi ile eve birlikte gideceklerdi. Beni de oradan bir arkadaşım alıp devam edecektik.
Evet plan aynen de böyle oldu.
İşimizi hallettikten sonra arkadaşım eve bıraktı.
Şimdi buraya kadar ne bir aksiyon ne de bir gariplik var öyle değil mi?
Anlatmış olmak da anlamsız gelmiş olabilir size.

Zaten son birkaç yazıyı da yazarken biraz bencil davrandığımı da düşünebilirsiniz. Eee ne diyeyim haklı da olabilirsiniz ama, spontane gelişen bir süreç olduğundan salıyorum kelimeleri kaygısızca, onlar da biraz bana çalışmış olabilirler, sadakattendir diyelim :) öyle ya…

Neyse Apartmanın dış kapısına geldiğimde ev anahtarlarının arabada olduğunu bildiğimden kapımızın ziline basma gereği duydum, tıpkı Lina’nın henüz bebeklikten çocukluğa terfi etmediği döneminde, Arzu’nun henüz çalışmaya başlamadan Kediyle evde geçirdiği günlerdeki gibi…

Yaklaşık 10-15 saniye rutin bekleme süresinden sonra ( ki büyük ihtimalle Arzu Kedi’yle oynadığından o nu ya sağlama alıp oturtuyordur ya da bebek odasından antreye yavaş adımlarla geçen takribi süresi kadar) sonunda “zzzztt” diye iç gıcıklayıcı bir tonla kapı açılış otomat sesiyle kapı açıldı,
Dedim ya tıpkı Lina bebekken benim işten eve gelmemi beklediği günlerdeki gibi…

Tuhaf bir ruh hali biraz da geçmişi düşünerek adımladım merdivenleri...
Birinci ve ikinci katı geçene kadar her şey normaldi, ya da ben normaldim diyelim.
Son sahanlığı da tırmandığımda hala bizim kapı kapalıydı ?
Oysa bizim kapı açılır, son düzlüğü döndüğümde bir yavru kedi kıvırcık saçlarıyla kapı aralığından kafasını uzatmış “ babaaaa” diye çığlık atar ve her defasında birkaç adım kala kavuşmaya,
Çıplak ayakla (ya da çoraplı) apartman koridoruna basmanın tereddütünü yaşayan çekimser bir ataklıkla bir iki minik adımla kucağıma atlardı.

Bekledim biraz kapıda 15-20 saniye kadar ama bizimkinden tık yok. Uzandım zile ve belki açar ümidiyle kapımı; yine eskisi gibi…
Pıt pıt koşan adımların sesi gelmedi kapıya, hatta “ben açacağımmm” diye bir çığlık da duymadım.
Kapıyı açan Arzu’ydu.
“Kediii, ben geldiiiim” diye seslendim, ne bileyim yüzsüzceydi benimkisi beklide :)

Oohhhh, kedi salondaki yeşil kanepemize uzanmış sırtüstü, değil baba dünya umurunda değil. Hatta ayaklarını da kaldırmış yaslanma fondunun üstüne, 270 dereceden baby tv seyrediyor…
İyi ki kapıda saf saf Lina gelir de kapıyı açar diye bekleyeceğim tutmamış.
Beklermişiz anlayacağınız :)

Ama olsun, keyfi yerindeydi. En azından hasta değil ve çamurluk yapsam gevrek gevrek gülebilecekti. Televizyonun önüne geçsem kızacak bu da hoşuma gidecek, ben ona dil çıkaracağım o yüzünü gözünü kaydıracak yemeğe kadar didişebilecektik.

Şimdi bunları yapıyoruz, bu gün yaptıklarımızı yarın yapabilmek meçhul. Daha sonraki günlerde bu yaptıklarımızı da özleyeceğimiz de aşikar (tecrübeyle sabit :))

Diyeceğim o ki, yaşadığımız günün tadını çıkaralım, alabildiğince yaşayalım. Yarın farklı bir gün olacak ve yaşadığımız sürece farklı olmaya da devam edecek….

47


47 mi? ne Kırk Yedi’si diyeceksiniz şimdi?
Bazı rakamlar öğrenilmiş çağrışımlar yapar. Hepimizde de farklıdır sonuçları ama daha önce 47 nin nasıl bir konuyu ya da olguyu hatırlattığını sanıyorum tahmin edemezsiniz.

23 Michael Jordan’ı (özellikle lise yıllarımda NBA ligini hararetli takip edenlerdendim), 10 numara Maradona’yı, 7 numara David Beckham’ı, 33 de sarı formasıyla Moto GP de Valentino Rossi’yi hatırlatmıştır bana.
Bir çoğumuz anımsar, ilkokul çağında 62 den tavşan yapardık,
98 bana hep ilkokul yıllarımı ve “burada” kelimesini hatırlatır sınıf yoklamalarından :)
Ama bunların en acımasızı 9167361 sayısı oldu ezberleyebildiğim okul numaralarımın arasında. Fakülteye girdiğimdeki kayıt numaramdır.
İtiraf edeyim ki hala vatandaşlık numaramı ezberleyemedim. Zaten rakamlarla aram hiç iyi olmadı.
Daha geçtiğimiz ay kodlarını gidip bizzat kendim aldığım duvar kağıtlarının siparişini yazarken yanlış yazmışım, farklı kağıt geldi (sorunu düzeltmek için yaklaşık iki saatim gitti).

Telefon numaralarını da hiç ezberleyemem. Sürekli yazarım çizerim, galiba hafıza tembelliği diyorlar bu vakaya.


Lina’nın yuvasında, yönetimden, aynı zamanda yıllarını eğitime vermiş demekle yanlış tanımlamış olmayız, kısa saçlı, esmer ve gülen yüz ifadeli bir hanımefendi var; Hayrunisa Hanım.
Yıllarca bu sektörün içinde bulunmuş, belki binlerle ifade edilebilecek sayıda çocukla haşır neşir olmuş, güler yüzlü hoşsohbet bir büyüğümüz.
Bizim kediciği pek sever, akşamları bazen kediciği beklerken konuşma fırsatımız da olur ayaküstü.

Lina’dan ve insanların çocukluklarından bahsettiğimiz konuşmalardır genellikle bunlar ve çok da akıcı geçer.
Şu an ki yazımı da kendisinin özellikle birkaç kez üzerine basa basa söylemesi üzerine kendime konu ettiğimi belirteyim yeri gelmişken.
- Mutlaka bir yerlere yazın, kaydedin Lina’nın yaptıklarını. Çok tatlı ve farklı olduğunu size hep söylüyorum. Çok farklı, çok farklı bir karizması ve elektriği var. Mutlaka çok farklı bir kariyere sahip olacağını biliyorum. Lütfen bu söylediklerimi unutmayın :)

Verdiği örnekler de çok ilginçtir. Düşünsenize 3-4 yaşlardaki halini hatırlayıp daha sonra çocoğunu tekrar aynı yuvaya getiren 6-7 tane veli varmış şu anda yuvada. Biriyle de bizzat tanıştırmıştı.
Tonton dede derler ya, aynen onlardan bir büyükbaba, torununu almaya gelmişti ben Kediciği beklerken.
- 33 yıl önce de bunun babasını getirirdim böyle elinden tutup buraya :)
Diyerek elinden tuttuğu minik veleti gösterdi gülümsüyerek.
İlginç bir sahneydi benim için.

Büyüklerin küçücük halleri…Bana çok heyecanlandırıcı gelmişti. Keza Hayrunisa Hanım da aynı yorumu yapmıştı; bir çocuğun yetişkinliğinde ki profiline dair çok fazla ip uçları barındırdığını, bunu çok rahat algıladığını (tabi hemen ekledi, insanın hayatında çok mühim dönemeçlerinin olabileceği gerçeğini ve bu gerçeklerin breyi fazlaca etkileyip şekillendirebileceğini unutmamanın gerektiğini) ifade etmişti.

Elbette yaşam sürecindeki bazı olaylar, fertlerin kişiliklerini belli ölçülerde etkilese de, hayata karşı temel duruş ve karakteristiğinin global şablonunu ve bu formal yapıyı da çocukluğundaki ilgileri, eğilimleri, yetenekleri ve kendi topluluğundaki halleri çok fazlaca belirliyor.
Genlerdeki gerçekleri de unutmamak gerek, bazen kabullenmek istemesek de…

Alev Hanım (Lina’nın dört aylıkdan sonraki pediatristi) da bebek Lina için bizim dikkatimizi çokça çekmişti. Geceleri bazen yirmi kez uyanan ve Arzuyu uykusuz bırakan kediciğimizi şikayet ettğimizde ki savı da, yukarıda bahsettiğimizle örtüşür nitelikteydi.
Bizim Lina’yı böyle kabullenmemiz gerektiğini ve rahat bir çocuk olacağı konusunda da (hani derler ya 6 aydan sonra, iki yaşından sonra vs… daha rahat edeceksiniz diye ) fazlaca da rahatlama anlamında ümitlenmemeizi hep tekrarladı :)
Lina’da cidden ilginç bir bebekti. 4 aylık iken hatırlıyorum, iki eliyle çamaşır kurutmaya yarayan şu metal gereç vardır ya açılıp kapanabilen, balkonların vazgeçilmez kalabalığı, hep eğilir kırılırya :) Evet evet işte o…
Yanımıza oturtmuşuz, fark ettik ki tutmuş metalinden iki elleriyle, suratında garip bir mücadele-zorlanma ifadesi ile vücudunu yukarı çekiyor, nerdeyse ayakları üzerinde duracak :)
O dönemde fazla garip gelmemişti de çok sonra altı aylık bir bebekle karşılaştığımda ancak idrak edebilmiştim mevzuyu :)
Hiç unutmuyorum, botanik parkta çimlerle oynuyor bizimki. Arzu, sanıyorum bir işini hallediyor olsa gerek ki biz de oyalanıyoruz işte öylesine. Bizimki henüz on aylık. Ayakkabılarını giydirmişiz, kumlarla çakıllarla haşır-neşir durumda. Bir de yüz ifadesi var ki sormayın, kaşlar çatılmış, biraz ağır bir taş kaldırıyorsa dil dişarda :P

Az öteden bir bebek getirdiler, erkek. Annesiydi getiren. Sanıyorum yanımıza gelmek istedi ki onlarda kucaklayıp hop koydular Lina’nın yanına.
Fazlaca oynamasalar da yanlarından uzaklaşırken, annesi;
-Kaç yaşında sizinkisi?
Diye bir soru yöneltti.
-10 aylık
Dedim.
-hımm gerçekten mi?
Dedi.

Onlarınki bir buçuk yaşındaymış ve henüz ayakkabı alma gereği duymamışlar. Zaten bebek yüzü de çok şirindi çocuğun. Bebekti işte, uslu bir bebek.
Lina’ nın ifadeleri de hiç bebek gibi değildi zaten.
Ama o cocuğun bebek halini hiç unutmadım (galiba biz fazlaca kanıksamışız demek ki Kedinin hallerini)
Geze geze süklüm püklüm uzaklaşmıştık…

Farkında mısınız, konu çok dağıldı ve siz de sormadınız şu 47 nin ne anlama geldiğini.
Kedi’nin İngilizce öğretmeni aramış yuvadan Arzu’yu.
Bu güne kadar 50 kelime öğretmişler (yaklaşık bir yılda) ve hafiften bir sınav yapmış Mss Teacher.
Kedi 47 tane İngilizce kelimeyi hatırlamış. Bizim dikkatimizi çekmek adına Hayrunisa Hanım’la birlikte bilgi mahiyetinde konudan haberdar etmişler.
Bana çekmediği(benzemediği) kesin de :)
Müzik öğretmeni de bahsetmiş, çok iyi müzik kulağı olduğundan. Ritim duygusu cidden fark edilesi. Arabada radyodan gelen ilk bir kaç notadan şarkıyı bilebiliyor iki buçuk yaşından beri.
Şu ana kadar Sezen Aksu ve James Blunt'ı hiç sektirmedi :) Valla

Bak bu yönü de bana benzemiyor…

Aşkım seni çok seviyoruz.